27/6/2007 - eger |

Eger "9" canli olsaydin bile...
En fazla "8" kez kacabilirdin olumden...
Bilki "7" duvele sultan olsan dahi...
Yerin "6" mekan olacak sana...
En fazla "5" metre kumas goturebileceksin...
Kapatacaksin "4" acsanda gozunu...
Bu dunya "3" gunluk dunya...
Azrailin yaninda "2" kat olup yalvarsanda nafile...
Elbet "1" gun oleceksin...
Iste o zaman hersey "0" dan baslayacak...
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
16/4/2007 - abdest suyu |

abdest suyu... bekle ben geldim...dokun elime...
burnum ve yüzüme... kollarim senin... saçlarımı okşa...
kulaklarım ve ensem... olmayan ayaklarım...
ve tüm yorgun bedenim... yıka beni... kefen yakışsın...
tabut beğensin... topraktım toprağa bırak beni...
ört üstümü ört!... sakat düşünceleri görmüyeyim... |
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10/1/2007 - KARINCA VE AGUSTOS BÖCEĞİ |
|

KARINCA VE AGUSTOS BÖCEĞİ
Ağustos böceği ve karınca fıkrasını, 3 ülkeye Gore Üç farklı şekilde yazmışlar.
ÇİN ERSİYONU Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder. Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasın çal oynasın yazı geçirir. Ve kıs gelir. Karınca sıcacık yuvasında karni tok bir şekilde kişi geçirirken, Ağustos böceği açlık ve soğuktan iki gün sonra ölür. FRANSA VERSİYONU Karınca bütün yaz boyunca çalışır ve kıs için evini, yiyeceklerini hazır eder. Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasın çal oynasın barlarda yazı geçirir. Ve kış gelir. Karınca sıcacık yuvasında karni tok bir şekilde sıcacık kişi geçirmeye hazırlanırken kapı çalar. Bakar elinde bavulu ağustos böceği;-Ne haber aptal komsum? Kışı geçirmek için Karaip Adaları’na gidiyorum da, bir isteğin var mı sorayım dedim. Hadi bana eyvallah. TÜRKİYE VERSİYONU Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder.Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasın, çal oynasın yazı geçirir.Ve kıs gelir.Karınca sıcacık yuvasında karni tok bir şekilde kişi geçirirken,ağustos böceği bir basın toplantısı düzenleyerek,
'Etrafta onca aç ve üşüyen varken, karıncalar nasıl bir vurdumduymazlıkla sıcacık yuvalarında yasayabiliyorlar'diye olayı kamuoyunun vicdanına sunar. --ATV, KANAL D, STAR zavallı aç ve açıktaki ağustos böceği ile karni tok sırtı pek karıncanın resimlerini yan yana yayınlayarak tarafları tartışmaya davet eder.Türkiye olayın şokunu yasamaktadır. Nerededir bu devlet? YBKD(Yeşil Böcekleri Koruma Derneği) 'den bir temsilci Ati’deki TEKETEK programına çıkarak otuz yıldır çektikleri sefaletin tek nedeninin sırf yeşil renkli olmalarından kaynaklandığını anlatır. Dünyanın en taninmiş Nobel ödüllü yazarımız Orhan PAMUK ve taninmiş aydınlarımız olayı Avrupa düzeyinde protesto ederek Türkiye'yi kınarlar.Konu Bakanlar Kurulu'nda tartışmaya açılır ve Başbakan KANAL D ye verdiği özel demecinde 'Daha önceki hükümetler tarafından bunca yıldır sorunları göz ardı edilen değerli ağustos böceği kardeşlerimizin bundan böyle huzur ve refah içerisinde yasamaları için gerekenler yapılacaktır. " der.Diğer yandan Reha Muhtar karıncayı canlı yayına çıkararak,'Reklâmını yapmak için zavallı bir ağustos böceğinin içler acısı durumundan
yararlanmaya utanmıyor musun?' diye bir güzel haşlar.Ertesi akşam TEKE TEK'te ise 'Ağustos böceğinden yürüttüğün para ve yiyecekleri nereye akladın, öt çabuk'diye Fatih ALTAYLI' dan dan bir güzel dayak yer. Karınca en sonunda çareyi yurtdışına kaçmakta bulur.Ve ağustos böceği onun evine yerleşir, yiyeceklerine konar, eşyalarının üzerine yatar ve refah içerisinde gül gibi yaşar gider. Ve güzel ülkemizde tarafsız ve doğrucu (!) medyamız sayesinde adalet yerini bulur. (mu?)
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
28/11/2006 - ayı yavrusunu nasıl besler |

anne ayı yavrusuna balıl tutmayı nasıl öğretir?
Anne ayı iyi bir avcıdır. Bu bilgisini yavrusuna da aktarmak ister.
Balık avlarken bir iki yaşındaki yavru da annesinin yanındadır. Birlikte suya girerler…
Anne ayı balık yakalar, birlikte yerler.
Bu arada bir gelişme olur. Anne ayı, yakaladığı balığı ağzından suya düşürür, ancak balık ölüdür, yavru ayı onu hemen yakalar.
Bu oyun haftalarca sürer. Anne ayının ağzından düşürdüğü balık her defasında biraz daha canlıdır!... Yavru ayı yine de o balıkları yakalar !...
Suya düşen balıklar her defasında daha canlıdır ama yavru ayı da her gün daha usta bir avcı olmaktadır…
Sonunda yavru ayı kendi başına balık yakalayacak kadar ustalaşır. Anne ayı bunu anlar. Artık ona balık vermez.
Kendi artıklarından yemesini ve çevreden meyve toplamasını engeller. Yanına gelmek isterse ona vurur, taşlar kısacası yanından uzaklaştırır.
Yavru ayı aç kalır…
Bir gün aç, iki gün aç, üç gün aç, artık dayanamaz. Balık tutar. Balık tutmanın aslında çok zor olmadığını anlar. Balık tutmaya devam eder.
Anne ayı çok mutludur. Yavrusuna balık tutmasını öğretmiştir. |
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
27/11/2006 - BİR AŞK HİKAYESİ |
BİR AŞK HİKAYESİ
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra... Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek,bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep... Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....
Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...." Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevapaldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..." Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği... Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya geziyorlar "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın... Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen onasımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle... İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyleuyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını.
Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep,doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kagitta sunlar yazılıydı:
"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım .." |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
28/10/2006 - mektup |
ASKERE MEKTUP
Sevgili Hakkuş, mektubunu aldım. Senden mektup almak ne denli sevindiriciyse okuduklarım o denli üzücüydü... Demek askere gittiğinden beri bölük çavuşunuzun size, özellikle de sana yapmadığı kalmamış. ''Suçum olsa yanmam'' diyorsun. Sana inanıyorum dostum. Olur olmaz seni dövdüğüne göre, yazdığın gibi o herif asker ocağına yakışmayan sadistin teki...Sen sivilken ağzına kötü söz almazdın. Adamın beşiğinden mezarına kadar nesi varsa içinden sövdüğüne göre gerçekten çok sinirlenmişsin. Ama haklısın. Bende olsam nefret ederdim. Oysa hepiniz aynı vatanın evl adısınız. Neden ayırım yapıp en ağır işleri sana yaptırıyor ki???... Senin gibi aklı başında, sorumluluklarının bilincinde olan insana böyle davranmak için çok adi birisi olmalı. Zaten ''adinin teki'' demişsin. Neyse Hakkuş, vatan borcu bu... Herşeye, insanlıktan uzak olan çavuşuna bile katlanıp, vazifeni yerine getirmelisin. Sen yine elinden geldiğince iyi asker olmaya çalış. Beni de mektupsuz bırakma. Mektupları dışardan yollamakla iyi ediyorsun. Çavuş iti okursa birde mektuplar için dayak yersin sonra. Özlemle gözlerinden öperim. DOSTUN RECAİ....
ASKERDEN MEKTUP
Ulan Recai iti, ben sana ne zaman mektup yazdım? Hele ki o Allah’ ın belası mektubu? Mektuplarımızın okunduğunu bildiğin için bu adiliği yaptın dimi köpek? Senin yüzünden gül gibi çavuşumun bana yapmadığı kalmadı. Tonla dayak...Bir hafta da hapis cezası yedim. Çavuş beni bölüğün önüne çıkarıp ''KARŞINIZDA ORDUMUZUN EN ŞEREFSİZ ASKERİ DURUYOR'' dedi. Ne dediysem, senin nasıl adi bir yaratık, mektubunun da o eşşek şakalarından biri olduğuna inandıramadım. Bir daha mektup falan yazma. Zaten, ilk izne gelişimde ellerini un ufak edeceğim. Birkaç yıl eline kalem alamayacaksın. En kısa zamanda başına bir kaza gelmesini, sürüm sürüm sürünmeni dilerim. İt oğlu it seni…
HAKAN….
ASKERE MEKTUB
Merhaba Hakkuş yanında olamadığım, acılarını paylaşamadığım için kahroluyorum. Mektuplarını okudukça içim kan ağlıyor. Manyak çavuş iyice azdı ha? Vay sadist vay... Bir de adam bilip çavuş oluyorlar. ''Sivil olsam yapacağımı bilirdim'' diyorsun. Ama haklısın Hakkuş. Sinirlerine hakim ol... Askerlikte üste saygısızlık olmaz. Adama askerliği bitirmezler vallahi... Uyma o hayvana dostum. Zor ama sayılı günler gelir geçer. Buralar bildiğin gibi, eksikliğini hep hissediyoruz. Hatice’yi hele hiç merak etme, ben bizzat ilgileniyorum yavuklunla… Hiçbir eksiği yoktur merak etmeyesin… En güzel günler seninle olsun.
KARDEŞİN RECAİ....
ASKERDEN MEKTUP
Recai denen hayvan, lan sana hayvan demek iltifat, hayvanlara hakaret olur, oğlum sen çıldırdın mı? Çavuş fıttırdı... Aadamın bir ağzıma yapmadığı kaldı. ''Yazmadım komutanım'' diyorum, yemin billah ediyorum dinlediği yok. Aah ulan eşşoğlu eşşek yaktın beni... Askerliğim şimdiden bir ay uzadı. Her gece tuttuğum 3-5 nöbetleri, günde yalnız başıma tam teçhizat 20 km koşu, iki çuval ıspanak ayıklamak imanımı gevretiyor. Yeter artık Recai!!! Şakanın çıkacak suyu muyu kalmadı. Cımcıvık oldu bu gidişle biraz zorya, izne gelirsem kendine kaçacak delik ara. Hatice’mden ise uzak dur. Şerefsiz adi it.. Tüm kemiklerini kıracağım. Allah belanı versin it oğlu it, şerefsiz RECAİ !!!!
HAKAN….
ASKERE MEKTUP
Hakkuş’ cuğum, yooo, yazdıklarına inanamıyorum. Bu kadarı da olmaz ama... Artık o şerefsiz çavuşun sana yaptıklarına insan dayanamaz. Nedir bu eşşoğlu eşşeğin sana çektirdiği? Yani afedersin ama insan sokaktaki uyuz ite bile daha iyi daha merhametli davranır. Bak Hakkuş, seninle açık konuşacağım, sakın benden gerçekleri saklama, yoksa görevden mi kaytarıyorsun? Eninde sonunda ikinizde bu vatanın evl adısınız. Böyle yapması için ya kafadan sakat yada soysuz olmalı... Gerçi sen son mektubunda her ikisi de var diyorsun, yani hem kafadan sakat hem de soysuzun teki diyorsun, ha birde satılmış diyordun… Hele çavuşun ordu malını zimmetine geçirdiğini yazdığın kısım inanılmazıdı. Resmen skandal. Vay adi Çavuş vay… Haklısın dostum, dediğin gibi böylelerini sallandıracaksın, ibreti alem diye de sokak sokak gezdireceksin… Ne diyeyim Hakkuş, yerden göğe kadar sen haklısın. Sabredeceksin. Allah sevdiği kuluna çektirirmiş. Seni de seviyor olmalı ki çavuş gibi bir namussuzu, it oğlu iti başına bela diye salmış… Bu arada çavuşun bir kızı var, dünya güzeli, nerde görsem üzerine atlayasım geliyor diye yazmışsın ama ayıp olmuyor mu kadim dostum? Adamın namusuna bakılır mı? Çok değişmişsin Hakkuş’ cuğum. Hemen Hatice’ye durumu bildiriyorum…
CANDOSTUN RECAİ....
ASKER TELGRAFI
Recai soysuzu stop! Sayende askerliğim bitmeyecek stop!... Firar ettim stop!.... Seni parçalamaya geliyorum stop!.... Parçalamakla da yetinmeyecek ebeni belleyeceğim stop!... |
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
19/7/2006 - gül yapragı gibi yaşamak |

"Gül yaprağı gibi yaşamak"
"Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.
Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel
buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda bir tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Gelen yabancı, tapınağa
girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu,
yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti.
Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül
yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül
yaprağına her zaman yer vardı." |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
23/3/2006 - son bir düşün |
Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle, kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve sinirli ve gayri ihtiyari
çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. ve olan olmuş
Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da, elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp, gözlerini açtığında, bandajlı ellerini farketmiş ve gayet masum bir ifadeyle, "Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm," demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: "Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?"" Babası eve dönmüş ve intihar etmiş. ...
Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü anımsayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz;
Genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. Insan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Durun ve düşünün. Harekete geçmeden önce düşünün., Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
24/2/2006 - DÜRÜSTLÜĞÜN GÜZELLİK UYKUSU! |
Modern iş dünyasının son akımı "Bugün yorganın altında uyumak istiyorum" diyerek işe gelmemek.
İşyerinden gelen cevap da "Keyfine bak, yarın görüşürüz" oluyor!
Selahattin Duman dün konu etti: bizde böyle durumlarda "Uyumak istiyorum" yerine, bir akraba -temsilen- öldürülür. İşe gelmemenin başka bahanesi olamazmış gibi...
Oysa yabancının yaklaşımı bizimkinden daha iyi sonuç veriyor, o uygulamanın temelinde bir yaşam tarzı, dünyaya bakış ve algılayış yöntemi yatıyor.
Bu sistemde tanışışım, Amerika'da (Texas Üniversitesi) ilk asistanlık aylarına denk gidiyor... Öğrenci geldi, "Ben sabah uyuyakaldım, imtihanı kaçırdım. İsterseniz şimdi imtihan olabilirim" dedi.
Haydaaa.... Alışmışız bizim sisteme, "İmtihanı kaçırırsan kalırsın ikmale kardeşim. Bir de sana özel imtihan mı yapacağız?" diye düşünüyorum. Ama talebe o kadar rahat ki...
Profesöre, "Öğrencinin biri uyuyakalmış imtihanı kaçırmış, ne yapacağız" dedim.
"Bir make-up (telafi sınavı) yapıver, aynı testi verme, konu ver, kompozisyon yazsın." cevabını verdi. Öğrencinin kağıdı "A" aldı, meğer çalışırken sabahlamış, masa başında uyuyakalmış. Aslında diskoda sabahlasaydı da olurdu ya yine sınava girecekti... "Uyuyakaldım" demesi cezalandırılmıyor, doğruyu söylüyor, sistem anında bir imkan daha tanıyor. İnsanı dürüstlükten şaşmaya davet etmiyorlar!
Meşhur hikayedir, iki öğrenci sınavı kaçırır, hocaya "Beraber arabayla geliyorduk, lastik patladı, sınava yetişemedik." derler. Hoca ikisini ayrı ayrı odalarda sınava alır, soru iki kelimedir: "Hangi lastik?"
Sistemi aldatmadıkça sistem sana hak tanıyor, sistemle oynamaya başlarsan sistem de sana karşı tavır alıyor. Sistemin temelinde dürüstlük var.
Başka yerde insanın sadece bedenini değil ruhunu da ciddiye alıyor, öyle davranıyorlar. Bizde canının işe gitmek istememesi gibi bir ruh hali söz konusu olamıyor. İlle de bedeni bir şey olacak, ya grip olacaksın, veya çok yakının olan birine fiziki bir şey olacak. Hele ölürse, izin garanti!
Adamların mantığı farklı... "Canım bugün işe gelmek istemedi." dediğinde "Bak keyfine." diye cevap veren işyerinde çalışmak istiyorsun!
Adamlar bunun farkında. Denklemi -bizim gibi- ters kurunca, sağlıklı olduğun sürece karşı tarafın seni hayattan bezdirme hakkı doğuyor. Şükrü Kızılot konu etmiş, bazı bankalar SSK emeklilerine maaş ödemek için sağ olduklarını ispat eden belgeyi altı ayda bir getirme şartı koymuşlar. Ya öleceksin ya da ıstırap yaşayacaksın formülü!
İnsanı insan yerine koymak, kişinin hatasını kabullenmesi, hatayı yapana bir şans daha verilmesi, ruha hitap... Bunlar hep kaliteli toplumsal yaşam emareleri. Bizde de yerleşiyor, umut yok değil... Bir ara ne çok vardı "Satılan mal geri alınmaz"! Tercümesi "Kazıkladım gitti!" Şimdi iade sistemi, bizde de yerleşti, 20 yıl önce yoktu...
Arkadaşım Altan, Dallas'tan -dayanamadı- bir tenis raketi aldı, sonra verdiği paraya acıdı.. "Gel iade edelim" dedi, beraber gittik.. Bir de baktım ki Altan elini bandaja sarmış. İade ederken satıcı kız, "İade nedeniniz" diye sorduğunda "Elimi sakatladım, kullanamıyorum maalesef" dedi. Tezgahtar kız not etti, raketi geri aldı, parasını Altan'ın sağlam (!) eline saydı.
Kıza, "Arkadaşım 'Eve gidince rengini beğenmedim' deseydi, geri almayacak mıydınız?" diye sordum. Tezgahtar, "Sadece istatistik için araştırma departmanı verdi diye bu soruyu soruyoruz, bir hafta içinde geri getiren her şartta parasını geri alır" dedi.
Sahte bandaj sahibi ne komik! Sistem sağlıklıysa sahte hastalıklara gerek kalmıyor. Öbür türlü sistem, adamı hasta ediyor!
Esnek çalışma saatleri... "Kravatsız Cuma"lar... Yorgan günleri...
Hepsi daha verimli olunması için! Yoksa aklın başka yerde, gelmişsin işe...
Koltukta oturuyorsun ama önündeki bilgisayarda fal bakıyor, kendince intikam alıyorsun...
Patronun koyduğu kameraya da çalışır görünüyorsun...
"Yalandan kim ölmüş" ne de olsa bir Türk atasözü. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
24/2/2006 - Bulunmazsın |
Her Rüzgar Savuracak Bir Toz Bulur, Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur, Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur, Bulunmayacak Tek Şey BENİM BENZERİMDİR...
¤_(¯`°¤,_ ® _ S A D E * K A H V E _ ® _ ,¤°`¯)_¤ |
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
YOZGAT
Kategoriler
Arkadaşlarım
• neslinursema1 • babilkulesi • kraldoktor • zeytintanesi • dusbahcesi • cile • yesimmutfakta
|